Son Güncelleme: Pazartesi, 15 Ağustos 2011 09:11 Banu AKKAYA tarafından yazıldı. Pazar, 16 Ocak 2011 15:59
Tüm hırçın çocuklara,
Bir sabah uyandı. Onun için, her zamanki karamsar sabahlardandı. Yataktan kalkmak zorunda olduğuna sinirlendi; doğrulmak istedi; ama vücudunda bir gariplik vardı. Çocuk başının yerinde olmadığını fark etti. Madem başı yok, tıpkı romandaki gibi, neden her yerinden kanlar fışkırmıyordu. Kan yoktu; ama başı da yoktu. Bağırmaya başladı:" Başım yok, başım yerinde yok!"
Ne yapacağını şaşırmıştı. Nasıl olmuştu bu ve neden?
Bağırmalarını ilk önce annesi duydu. Yardıma ihtiyacı olduğunu, ilk annesi fark ederdi zaten. Gerçi böyle olduğu, şu anda aklına gelmişti. Yoksa annesini eleştirmekten ve ona bağırıp azarlamaktan asla kaçın- mazdı.
"Ne var, ne oldu?" dedi annesi. "Neden bağırıyorsun?"
"Başım yok, başım yerinde yok."
Annesi ona uzunca baktı. Bir şeyler söyleyecekti sanki, sonra vazgeçti. Hiçbir şey demeden döndü gitti.
Elinin biri olmadığı için küçümsediği, Kapıcı Nihat gibi elsiz yaşayabilirdi. Kolsuz, ayaksız da yaşanabilirdi belki, ama başsız ne yapacaktı? Belki de yaşayamayacaktı.
Biraz önceki bağırışlarım duymadığına göre, uyuyor olmalıydı kardeşi. Ona sorsa da başını, zaten bilmezdi. Cahilin, çocuğun tekiydi. Adıyla çağırmaz; 'Karın Ağrısı' derdi ona. Yine de duvarlara tutuna tutuna, kardeşinin odasına gitmeyi denedi.
Kendisi almazdı kardeşini odasma, dokundurmazdı eşyalarına. Şimdi de, onun odasına kadar bile yürüyemiyordu..
Babası çıkmıştı, her zaman çok çalışırdı; ama harçlığını hak ettiği kadar vermezdi. Babasıyla en son, arabayı kaçırdığı için kapışmışlardı ve çocuk bütün kapıları ve duyularını onlara(ailesine) karşı kapamıştı. Evde olsa da, asla ona sormazdı başmı. Sorsa, babası onun gibi küslük yapmaz, yardım ederdi.
Hafta sonlan, uzaktaki fırından sıcak ekmek getiren, eski kafalı Kapıcı Nihat çıktı karşısına. Bu adam bir garipti zaten. Sıcak ekmek için, o kadar uzağa gitmesini anlayamamıştı hiçbir zaman. Bu fedakârlığa değer miydi hiç? Gerçi, ekmeğin keyfîni çıkarmak hoşuna gitmiyor değildi; ama kendinin asla yapmayacağı bir şeydi. Böyle bir adama, başım sorması da anlamsızdı. Adam, sıcak bir ekmek uzatıp gitti.
Odasma çok zor döndü. Annesi terslemesinden korktuğu halde; gelmişti yürürken yardımına.
Bilgisayarını açarken, annesinin tuttuğu yerdeki kalıcı dövmenin, kaybolduğunu gördü, öyle şeyler yaşıyordu ki, bu ona garip gelmedi. Zaten annesi, dövme yaptırmasını hiç istememişti.
Başı yoktu, yürüyemiyor, olanları algılayamıyor; ama bilgisayan çok iyi kullanıyordu. Mavi ekranla bakıştılar. Duyuları ve duyguları olmayan, çocuğu hızla kendine benzetiyordu, kendine köle ediyor; her an artan oyunlanyla fark ettirmeden geleceğini yok ediyordu.
Öyle şaşkm ve çaresizdi ki, mavi ekrana soracaktı olanlan. Ne de olsa, şu evde yanında olmayı tercih ettiği; yegâne varlıktı.
Saat gece yansını geçerken, bilgisayan kapatmadan hemen önce, arkadaşıyla '150. kez' mesajlaşmıştı. Karar verilmişti. Tıpkı son okuduklan romandaki gibi, en kısa zamanda kaçacaklar; isteklerini kabul ettirene kadar da dönmeyeceklerdi. Kabul etmezlerse, kız arkadaşlanyla evlenmelerine izin vermezlerse dönmeyiverirlerdi. Arabayı da alacaklardı. Kimseye (annelerine, babalarına ve kann ağnlanna... ) ihtiyaçları yoktu. Belki de orta dünya vardı ve onların keşfetmesini bekliyordu. Orada özgür yaşayabilirlerdi.
Tuşlara, bir sihirbazın el çabukluğu ile bastı. Hayret arkadaşı çevrimdışıydı. Arkadaşının da ailesini, anılannı, geçmişini unuttuğunu; sadece ve sadece bilgisayar kullanmayı ve mesajlaşmayı hatırladığını nerden bilebilirdi ki... Arkadaşı da kim olduğunun farkında değildi.
'Kaçış ve öfke ' diye iki kavram kalmıştı, ikisinin de akıllarında. Bir de, okuduklan hep aynı tarz seri kitaplardan sahneler...
Madem internetten ulaşamıyor, cepten arardı. Yeni yüklediği kontörlerin azaldığım görünce, çaldırmaya karar verdi. Dokunmatik ekranda, numarayı seçti. Başı olmadığından mı ne, telefonun sesi de garipti. O anda bir sesle uyandı; dijital saat, dershane servisinin gelmekte olduğunu hatırlatmakta ısrar ediyordu. Gözlerini iyice açtı, etrafına baktı. Dağmık odasmda ve yatağındaydı. Elleri hemen başma doğru gitti. Evet, evet başı yerindeydi.
Kötü bir rüyadan uyanmıştı. Patates kızartması kokusundan ve tıkırtılardan, annesinin kahvaltı hazırlamakta olduğunu anladı. Kardeşi, son ses çizgi film seyrediyordu. Her zaman kızdığı bu sesleri duyduğuna ve evde olduğuna bu kadar sevineceğini hayal bile edemezdi... Başı yerindeydi, kokulan alıyor, sesleri duyuyor, varlıklan görüyordu.
Uyandığından beri, zihninde binlerce kapının açıldığını fark ediyordu. Başmm yerinde olması, ne büyük bir şeydi. Düşünüyor, hatırlıyor; anlıyordu. Başı geçmişiydi, sevmediğini sandığı sevdikleriydi. Her zamankinin aksine, yaşadığı için mutluydu.
Kapının zilini duydu. Nihat Amca ekmek getirmiş olmalıydı. Bu beğenmediği adam, rüyasında bile ekmek vermişti ona. Aslında Nihat Amca'nın her hafta sonu yaptığı, ne kadar insancaydı.
Zaman kavramım kaybettikleri diğer geceler gibi, gece yansını geçerken mesajlaştığı arkadaşı, telaşla ve karabasanın teri içinde koştu yatağındaki arkadaşına:
'Neler oldu bilsen adamım, ben vaz caydım tüymekten. Öküz gibi bir karabasan gördüm ki, şizoya bağlıyodum. Rüyamda benim kelle yoktu, sana ulaşmaya çalışıyodum ve sen de...'
Ama böyle demesi gerektiğini fark etti: 'Neler oldu bir bilsen, ben kaçmaktan vazgeçtim. Öyle bir karabasan gördüm ki, uyanamayacağım sandım. Rüyamda benim başım yoktu, sana ulaşmaya çalışıyordum ve sen de...'
Tam o anda, iki çocuğun annesi; olanların farkında, kol kola ve anne gülümsemeleriyle odadan içeri girdiler.